Cu04192019

Son güncellemePrş, 11 May 2017 7pm

Back Ana Sayfa İlahi Kelam Nehcü’l-Belağa Nehcul Belağanın Lafızlarına İstinad Edilebilir mi?

Nehcü’l-Belağa

Nehcul Belağanın Lafızlarına İstinad Edilebilir mi?

Bilindiği gibi Nehc'ul Belağa Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)'ın hutbeleri, mektupları ve kısa sözleri olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Hz. Ali (a.s)'ın mek­tup ve kısa sözleri hususunda hiç bir şüphe yoktur ve biz­zat lafızları muteber ve istinad edilebilir bir konumdadır. Öyle ki bir mektubu olduğu gibi korumak ve kısa sözleri ez­berlemek kolay ve yaygın görülen bir olaydır. Ama Nehc'ul Belağa'nın uzun ve detaylı hutbeleri hususunda şöyle söylenmektedir: “Eğer Ali (a.s) o hutbeleri bir minbe­rin üzerinde veya savaş meydanlarında söylemiş ise du­yan kimselerin o kelimeleri olduğu gibi ezberlemesi ve yazması nasıl mümkün olabilir? Dolayısıyla bu soruya şöyle cevap vermek gerekir ki hutbelerin ravileri anlam ve içeriğini ezberlemiş ama kendi fikir ve dikteleriyle birtakım ifa­deler beyan etmişler ve yazmışlardır.”    

Bu cevapta bir çok yönden kabul edilemez konumda­dır.    

Birinci olarak daha öncede belirttiğimiz gibi Nehc'ul Belağa fesahat ve belagat açısından bilginlerin ve edebi­yatçıların şaşkınlığa düştüğü sözlerden oluşmaktadır. Bu yüzden Nehc'ul Belağa'nın beşer sözünün üstünde, Allah'ın sözünün altında yer aldığını beyan etmişlerdir. Ayrıca bilindiği gibi fesahat ve belagat lafız ile ilgili nitelikler değildir. Aksine cümlenin akıcı, revan, karmaşalıktan uzak, itici olmayan anlamsız karşılaştırmalara yer vermeyen ve benzeri niteliklerden uzak olmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla eğer Nehc'ul Belağa'nın lafızlarını raviler inşa etmişlerse o halde Ali'yi değil, bizzat inşa eden kimseleri fesahat ve belagat açısın­dan övmek gerekir.    

İkinci olarak, Nehc'ul Belağa'da yer alan uzun hutbele­rin bir benzerini Peygamber ve Ehl-i Beyt imamlarından öğüt ve delil gösterme noktasında nakledilen hadis ve ri­vayetlerde de görmek mümkündür. İslam bilginleri özel­likle de büyük fakihler Nehc'ul Belağa'nın lafız ve iba­retlerinin bizzat kendisini şahit göstermişlerdir. Aynı zamanda Nehc'ul Belağa'nın bütün şarihleri de hutbeleri şerh ederken kayıtlara geçen lafızların edebi ve lügavi özel­liklerini zikretmiş ve açıklamışlardır. Hatta bazen şöyle demektedirler: “Eğer bu kelime yerine örneğin fa­lan ke­lime kullanılmış olsaydı şu ayıpları taşırdı.” Dolayısıyla açıkça görüldüğü gibi bütün alim ve bilginleri böylesine sorunlardan gafil bilmek mümkün değildir.    

4- Ayrıca Hz. Ali (a.s) zamanında yaşayan bazı şair­lerden de oldukça uzun ve detaylı şiirler nakledilmiştir. Ayrıca bu şiirler irticali ve bir ya­zıya dökülmeksizin be­yan edilmiştir. Örneğin, Ha­san b. Sabit'in Gadir-i Hum'da okuduğu şiir on beş beyitten oluşmaktadır ve el-Gadir kitabında da nakledilmektedir. Ayrıca Kays b. Sa'd, Kemiyyet, Ferazdak gibi kimselerden uzun şiirler ve Sahban Vail ve Kays b. Harice gibi kimseler­den ol­dukça uzun hutbeler nakledilmiştir. Bunların hepsi ön hazırlığı yapılmadan yazıya dökülmek­sizin beyan edilen şiir ve hutbelerdir. Şuanda da edebiyat ve tarih kitapla­rında kayıtlıdır.    

Dolayısıyla bu şiir ve hutbelerin kaydedilmesi hu­su­sunda şöyle demek gerekir: Araplar oldukça güçlü ve sağlam hafızaları sayesinde şiirleri olduğu gibi ez­berliyor­lardı ya da bu şiirlerin yazılmasında onlara büyük kolaylık sağlıyordu. Veya raviler, şair ve hatiplerin konuşma­sından sonra birbirlerine ya da bilemediğimiz bir tarzda ibare ve kelimeleri olduğu gibi kaydediyorlardı. Zira belli bir vezin ve kafiye öl­çüsü olan şiirleri sadece anlamıyla nakletmek mümkün değildir. Nitekim Nehc'ul Belağa'daki hutbelerin çoğu da belli bir kafiye ve vezne sahiptir. Lafızları de­ğiştirmek bu sözün kelam ve veznini bozmaktadır. Hatta bazen iki kelimeden sadece bir keli­mesi kafiye ve vezne sahiptir. Nitekim aşağıdaki cümleler Hz. Ali (a.s)'ın Garra adıyla bilinen uzun hutbesinde yer almış­tır. “O insan, rahimlerin karanlıklarında gizlice tasar­lanıp kararlaştırılan dökülmüş erlik suyu ve yaratılışı noksan bir kan parçası, bir pıhtı değil miydi? Sonra ra­himde bir yavru oldu. Çıkıp süt emen bir çocukken, er­genlik çağına geldi. Sonra da kendisine duyduğunu bel­leten bir gönül, konuşan bir dil, bakıp gören bir göz ve­rildi ki duyup gördüğünü anlasın, ibret alsın ve kötülük­lerden kaçınsın. Ama o büyüyüp geliştiğinde tekebbüre kapıldı, yüz çevirdi, heva ve hevesine uydu, lezzetlere dalsın diye dünyası için çalışıp çabaladı, zorluğa düştü. Belaya düşeceğini ummaz, korkması gerekenden korkmaz oldu.”  

Az da olsa Arapça bilen herkes bu tür tabirlerin Sahban ve Kays gibi kimselerin olmasına imkan ver­mez. Zira fesahat ve belagat dahilerinin kitaplarında bile böy­lesine cümleler görülmemektedir. Bu lafız ve ibarelerin kafiye ve vezni korunduğu halde değiştiril­mesi mümkün değildir. Örneğin, hutbede geçen “yafien” kelimesi yerine “mürahiken” kelimesi koyu­labilir veya “müzdeciren” ke­limesi yerine “müntehiyen” kelimesi geçirilebilir. Ama bu değişiklik mana açısından doğru olsa da “ayn” ve “ra” harflerinin kafiye ve veznini ortadan kaldırmaktadır. O halde şöyle demek zorundayız: Bu kelime ve lafızların ol­duğu gibi İmam Ali (a.s)'ın mübarek ağzından çıkan ke­limeler olduğunu kabul etmek zorundayız

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile